Aile İçi Şiddet

e-Posta Yazdır PDF

Sample image

Aile içi şiddet, ülkemizde ve dünyada beden ve ruh sağlığını ciddi biçimde tehdit eden bir sorundur. Aile içi şiddette, çoğunlukla kadın olmak üzere eşler, çocuklar, kardeşler, yaşlılar, bakıma gereksinimi olan özürlüler hedef alınabilmektedir. Bu makalede yalnızca kadın ve çocuk kötüye kullanımına değinilecektir. 

KADINLAR NEDEN DAHA ZEDELENEBİLİR KONUMDA?

Ekonomik, politik ve toplumsal etmenlerin yanı sıra, bazı psikolojik etmenler de kadınları şiddet karşısında daha savunmasız kılmakta ve çok ciddi örselenmelere yol açmaktadır. Bunlar arasında çocukluğun ilk yıllarındaki gelişimde cinsiyete bağlı farklılıklar, özgüvenin düzenlemesi ve kimlik algısındaki ilişkisel etkenlerle, kadınların saldırganlığı ifade etme biçimlerini etkileyen toplumsal etkenlerin psikolojik rolü sayılabilir.

Çocukluğun ilk yıllarındaki gelişimde cinsiyete özgü farklılıklar

Chodorow’a (1978) göre, bir kadının annesiyle erken ve birincil özdeşimi, onun gelişimini bir erkeğin gelişimsel yaşantısından farklı kılar. Örneğin; ayrılma-bireyleşme sürecinde, kız çocuklar ayrılmak için, erkek çocukların duyduğu şiddette bir baskı hissetmezler. Kızlar kadınsı kimliklerini, birincil özdeşim nesnelerine, yani annelerine zaten var olan ve yakın olan bağları nedeniyle geliştirebilirler. 

Bir annenin kız bebeğini algılayışı ve onunla kurduğu ilişki biçimi, aşağıdakileri içerecek biçimde yaşanır:
kendisinin (annenin) kendilik imgesi, 
(annenin) kendi annesiyle olan içselleştirilmiş ilişkisi, 
kızıyla (bebekle) kurduğu özdeşim. 

Bu yaşantı, kız çocuğun özdeşim sürecini etkiler. Erkek çocuklar tarafından ise, bu erken özdeşimler ve bağlanmalar aynı şekilde yaşanmaz. Gerek anne, gerekse oğul, birbirlerini “aynı” değil, “farklı” olarak algılarlar. Erkek çocuğu bekleyen gelişimsel süreç, annesinden ayrılıp babasıyla özdeşim kurmasıdır. Bunun anlamı şudur: Çocuk annesinden ayrılacak ve erkeksi özdeşim için, hâlihazırda orada bulunan değil, çoğu kez hemen oracıkta bulunmayan birine yüzünü dönecektir. Bu nedenle, kadınlarda erkeklerin tersine, kimlik ve kendini tanımlama “ayrı oluş”tan (separateness) ziyade, “bağlantılı oluş” (connectedness) üzerinden gerçekleşir. Kadınların gelişiminde, yakınlık ve samimiyet yetisi kimlik oluşumu sürecine eşlik ediyor olabilir ve erkeklerden farklı bir gelişimsel dönemde (daha erken) gerçekleşiyor olabilir.

Kimlikte ilişkisel etkenler

Kadınların ve erkeklerin gelişimsel yaşantılarındaki farklılıklar, kadının ve erkeğin yaşamlarında ilişkilerin yerini belirlemede rol oynar. Kadınların erken kimliklerinin önemli bir yönünü başkalarıyla ilişkiler oluşturmaktadır. Erkekler ise kimliklerini büyük oranda kendilerini ayrı ve otonom görmek üzerinden oluştururlar. Bu durumda, kadın kimliği ilişkileri koparmaktan ziyade, tamir etmeye yatkındır. Normal gelişimin bu türden yönleri bu makalede, farlılıklar vurgulanarak anlatılacaktır. Oysa kız ve erkek çocuklar, hem anneyle hem babayla özdeşim yaparak büyürler. Hepimiz içimizde kadına ve erkeğe atfedilen özelliklerin dengeli bir karışımını barındırırız. Sağlıklı erkekler aynı zamanda, yapıcı ve onarıcıdırlar. Sağlıklı kadınlar da aynı zamanda, gereğinde “hayır” ya da “dur” diyebilirler, yürümeyen ilişkilerini bırakabilirler. Buradaki amaç, bu türden yatkınlıkların örseleyici durumlarda patolojik kısır döngüleri ne yönden etkileyebildiğini anlatmaktır. 

Özgüvende ilişkisel etkenler

Yukarıda açıklanan nedenlerle, kadınlar erkeklerden daha fazla oranda, kendilerini ilişkileriyle tanımlarlar ve dış dünyada ilişkileriyle tanımlanırlar. Bu ilişkisel bağlar, birçok kadın için özgüvenin düzenlenmesinde önemli rol oynar. Bu nedenle, bazı yazarlar kadınların istismar ilişkilerinden kendilerini kurtarmalarının daha zor olduğunu ima etmektedirler. Ancak, bu görüşlere yalnızca kısmen katılmak mümkündür. Çünkü burada kültürel etkenleri ayrı bir parametre olarak dışarıda tutmak olası görünmemektedir. Bir yandan, bazı kültürel etkenlerin gelişim sırasında özdeşim süreçlerini etkilediğini gözden kaçırmamak gerekirken, bir yandan da, yine bazı kültürel ve toplumsal etkenlerin bu varsayımlara damgasını vurduğunu unutmamak gerekir.

Saldırganlığın dışavurumunda kadın ve erkek farkı 

Konuyla yakından ilgili bir soru da şudur: Niçin saldırgan (agresif) erkekler düşmanca eylemlerini başkalarına yöneltiyorlar da, kadınlar saldırganlıklarıyla daha çok kendilerine zarar veriyorlar? 

Fonagy ve Target (1995) her iki cinsiyetteki saldırganlığın da, katlanılamaz düşlemlerden (fantazilerden) kurtulma çabasıyla ilgili olduğuna inanmaktadır. Bunlar bir başkasının zihnindeki düşüncelerle ilgili düşlemlerdir ve özgün olarak anne ya da babadan birinin düşünceleridir. Kişi bu düşlemleri nedeniyle, kendisini birdenbire tehdit eden bir sistemin içinde bulmaktadır (Aile içi şiddette saldırganların çok sık dile getirdikleri, “sanki mahsus yapıyor” ifadesini anımsayınız). Katlanılamaz olan, aynı cinsiyetten ana babanın zihnindeki düşüncedir ve çoğu kez saldırının hedefi budur. Dolayısıyla, aşağıda açıklanacağı gibi, davranışın dışavurumundaki cinsiyete bağlı farklılık bu durumun bir yansıması olabilir. Çünkü aynı cinsiyetten ana babayla özdeşim, potansiyel olarak daha acı verici, ama aynı zamanda kaçınılmazdır. 

Annenin çocuk hakkındaki düşünceleri gerek kızlar, gerekse oğlanlar tarafından, nesneler arası öznel yaşantı (intersubjektif yaşantı) olarak genellikle gelişimin çok daha erken evrelerinde hissedilir. Böylece annenin çocuk hakkındaki düşünceleri, çok daha erken dönemlerden itibaren, çocuğun zihninde temsil edilmeye başlanır. Babanın düşünceleri ise, gerek kız gerekse erkek çocuk için, dışarıyı temsil eder. Çünkü baba, anne-bebek ikilisinin dışında biridir. Yukarıda anlatılan, sağlıksız ilişki biçiminin içinde büyümüş olan bireylerin ana baba tasarımları, katlanılamaz zihinsel/ruhsal varlıklar olarak şekillenmiştir. Aynı cinsiyetten ana babayla özdeşim sonucunda, kız çocuk ileride bir kadın, erkek çocuk ise, ileride bir erkek olacaktır. Bu durumda, bir kadın annesinin katlanılamaz zihinsel/ruhsal varlığını, kendi zihninin içinde hissedecektir. Bir erkek için ise, aynı cinsiyetten ebeveyn olarak babanın katlanılamaz zihinsel/ruhsal varlığından söz etmekteyiz. Babanın düşünceleri dışarıyı temsil ettiği için, katlanılamayan bu varlık, kişinin içinde değil, dışında, yani babayı temsil eden başka insanlarda ya da nesnelerde hissedilecektir. Bu durumda; kadın, kendi zihnindeki anneden kurtulmaya çalışmaktadır, saldırganlık kendisine yönelmiştir. Erkek ise, saldırganlığını dışarıda/başkalarında temsil edilen babanın düşüncesine yöneltmektedir. Eğer erkek için de, katlanılamayan zihinsel/ruhsal varlık anne ise, kaçış yolu tıpkı kadında olduğu gibi özkıyım olabilmektedir. Yani saldırganlık kendisine yönelmektedir.


Dr. Işıl VAHİP’in Türk Psikiyatri Dergisi’nde (2002; 13(4): 312-319) yayınlanan “Evdeki Şiddet ve Gelişimsel Boyutu: Farklı Bir Açıdan Bakış” adlı yazısından uyarlanmıştır.

 

Çorlu'da Sağlık

Sizin sorularınız

Hava Durumu

ANKARA

İletişim

Ziyaretçi Sayacı